Wednesday, 27 June 2007

22 Haziran Cuma | Posterlerimiz

















Proje görsellerimizin son hali :)

Son Gece


Lab 2 ekibiyle son fotoğrafımız :)

Monday, 25 June 2007

21 Haziran Perşembe | Urban Ladmarks 'Xu Tan'



Bu gece ekiple son gecemiz. Yarın bir çogu ayrılıyor. Geceye Jın Yue Jıu De Jıu'nun Karaoke çantasıyla başladık. :)

20 Haziran Çarşamba | Son günler



Urban Lab 2 ekibiyle son günler ..... Küçük apartımız, şampanya ve biz :)

Wednesday, 20 June 2007

19 Haziran Sali | Yung Ho Chang geldi


Domus Akademi'den Maurizio Bortolotti dün gelmişti, bugün sunumlarımızı dinlemek ve öneride bulunmak üzere Lab 2 koordinatörümüz Yung Chang geldi ve her grubu tek tek dinleyip henüz görmediği kent üzerine önerilerde bulundu :)


Proje sunumlarını katılıma açık yapmak daha yararlı olabilirdi. Sadece biz bizeydik ve biz birbirimizi biliyorduk zaten....

18 Haziran Pazartesi | Proje görselleri

ECC Border Police projesi icin tasarlanan stiker ornegi....

Proje icin tasarlanan gecis kapisi...



ECC Border Police projesi icin kullanilacak 3 sinir kapisi ...


Tum tasarimlar Banu'ya ait :)

Proje ile ilgili ayrıntılı bilgiye viki sayfasının ECC Borde police (proje 3) bölümünden ulasabilirsiniz...


17 Haziran Pazar | Belval "Open Air Festival"


Yagmura inat festivali görmeye gittik (Yukarıda henüz yagmur baslamamıştı :).

Küçük bir sahne, heyecanli bir grup ve toplasan 50 kisi yapmayacak kalabalik.....


Burda gençlik enterasan eğleniyor, ya da eğleniyor mu?

16 Haziran Cumartesi | Rotonde "Bant Dergisi"

Bu aksam tanıdık yüzler vardı aramızda 'Bant Dergisi'.... AKB kapsamında keyifli bir gece daha ....

16 Haziran Cumartesi | Kultur Fabrik




Esch Kültür merkezi, bir sergi salonu, bir sinema salonu, bir konser salonu ve bir kafe....
Küçük bir kent için keyifli bir buluşma noktası...

16 Haziran Cumartesi | All We Need













Eski Enerji santrali simdi ki muze ...








Thursday, 14 June 2007

13 Haziran Çarşamba | viki Vikiii


Bugün bütün gün vikiyle uğraştık. 21’ine kadar her şeyin bitmiş olması gerekiyor
çünkü Juan Du önümüzdeki hafta geliyor ve bizim tüm işleri bitirip sunum yapmamız gerekiyor :)

Biraz telaşlanmakla beraber bu kısa sürede nasıl bir sonuca varacağımızı bizde bilmiyoruz. Bakalım ….

Domus Akademi’den Virginya tüm sürecte bizimleydi, yönlendiricimiz o oldu. Yarın o da dönüyor onun yerine Domus’tan başka bir küratör geliyormuş ama daha kim olduğunu söylemediler. Bu süreçte neler yaptığımızı viki

sayfasından görebilirsiniz :)

Salı Aksam üzeri ‘Image of the city’








Grand Theatre binasında ki panele katıldık. Paul Helminger vali, Geraldine Knudson city manager açılış konuşmasını yapıp bu sene neler yaptıklarını ve neler yapacaklarını anlattılar. İkinci kere AKB secildikleri için çok memnunlar ve bu ‘görev’in altından başarıyla kalktıklarını söylüyorlar. Bir çok açıdan Avrupa’nın merkezi olmayı başardıklarını ‘çok kültürlülüğü ve çok dilliliği’ sorunsuz taşıdıklarını ve iyi bir karışım merkezi olduklarını söylediler. Sadece suç oranının düşük olması üzerinden bu soruca varmaları enterasan. Üniversitenin kentin havasını değiştireceği üzerinde herkes hem fikir. Kendilerini dinamik bir kent olarak görmeleri de ayrıca ironik. Kültürel açıdan atağa geçtiklerini dile getirdiler. Bu yıl aypılan tüm projelerin ve işlerin devamının saglanması için açaba saglayacaklarını da dile getirdiler, kültürel konular üzerine açıklarının olduğunu fark etmeleri güzel tabii. Kenti yenilerken kentte yaşayanlarla birlikte bunu yaptıklarını katılımın önemini vurguladılar. Gece her yerin 8’de kapanıyor olmasını eleştiren bir konuğa bunu da düzelticez burası daha canlı bir merkez olacak diye cevap verdiler . Bu da günün son cümlesi oldu, herşey kontrolleri altında :)

12 Haziran Salı | Urban Landmarks peşinde…












Hou Honru’nun küratörlüğünü yaptığı Trans(ıent) city programı 3 projeden oluşuyor: bizim şuan üzerinde çalıştığımız ve kendi içinde farklı başlıklara ayrılan Urban Lab, şehrin farklı noktalarına yapılan yerleştirmelerle Urban Landmarks ve kentin içinde sıkışıp kalan ve görünmeyen noktaları öne çıkartıp canlandırma çabalarıyla Community Life.

Banu ve ben buğün Urban Landmarks peşindeyiz :)

Sırayla: Didider Fiuza Fasustino ‘Temporary Autonomous Zone’

Olaf Nicolai ‘Sipan’

Simone Decker ‘Instant’ işinin fotoğraflarını yukarıda bulabilirsiniz. :)

11 Haziran Pazartesi | Yeni Hafta

Aksam Üzeri tranvay müzesinde bir sergi açılışına katıldık. Oldukça küçük bir müze. At arabası, demir aletler, ilk kullandıkları otbüsler vb… sergi, yeni yapılacak tranvay hattı ile ilgili. Bunun için bir yarışma düzenlenmiş, birinci olan plan sergileniyordu. Müzenin ortasında kalan küçük boşluğa sandalyeleri koydular, bir masa 2 mikrofon.. Vali ve proje sahibi sahnedeler ama oturan kalabalık çok hareketli, daha sunuş başlamadan sorular geliyor her yandan, ne yazık ki ne sorduklarını ve ne anlatıldığını anlayamadık çünkü Lüxemburgçaydı :)

10 Haziran Pazar Trıer | Almanya



Konstantin sergisinin ayak izlerini takip ederek meydana geldik, Almanya’nın en eski kenti herşeyi özenle korumuşlar.

Konstantin sergisi Lüxemburg AKB kapsamında açılmış, komşu etkinlikler unutulmamış :)

Tuesday, 12 June 2007

Lüksemburg’da ilk gece








Eril’e şarap ve kırmızı güllü kutlama yaptık :) koyu sohbetin sonu Lüxemburg turu oldu.
Gece manzarası muhteşemmiş. Cumartesi gecesi herkes dışarıda, Grund’dayız (old city). Burası kentin tarihi yarım adası, küçük eğlence merkezi aslında. Yerel sokak sanatçıları sokakta müzik yapıyor, dinleyenler, dans edenler ….

Yemyeşil bahçelerin içinden, kale duvarlarının tepesinden ve köprülerden geçerek eve geri dönüyoruz.





Yarın sabah erkenden yollardayız, Almanya’ya gidiyoruz :)

Hızlı Tren




Central Gar’ın önünde bir kalabalık oluştu. Küçük bir sahne kurulmuş. Yerel bir grup cazz yapıyor. İnsanlar bedava bira ve müzik ile eğleniyor. Sanırım yerel Lüksemburg’lu diyebileceğimiz kesim burada. Eril ile birlikte aralarına karışıyoruz, daha doğrusu karışmaya çalışıyoruz ama nafile bizim meraklı bakışlarımız onların sorgular bakışları ile çakışıyor, ikinci biradan sonra eve kaçıyoruz....

9 Haziran Cumartesi | İlk Cumartesi



Bugün Juan Du ile internet üzerinden konuşabilicez, herkes heyecanlı çünkü projelerin ne yönde devam etmesi gerektiği üzerine kimsenin tam bir fikri yok. Teknolojinin iyi tarafından yararlanıyoruz bugün. Viki şifrelerimizi aldık, artık tüm verilerimizi buraya girebiliriz. Projeler henüz tanım aşamasında ve neler yapabilizi konuşuyoruz. Sonuçun ne olacağını kimse bilmiyor, sanırım çok da önemsenmiyor, şuan gidişat daha önemli.

Öğleden sonra Juan Du ile yazıştık. Her grup ayrı ayrı konusunu açıkladı ve sorularına cevap aradı. Tüm bu sürecin sonunda genel izlenim acaba bizi doğru anladı mı? oldu ki bu doğal nede olsa internet yüz yüze tartışmaya benzemiyor ki .

Akşam, Fransa Lüxemburg arasında ki hızlı trenin ilk gününü kutlamasına katılıcaz. Ardından Eril’e sürpriz doğum günü partisi yapıcaz herkesi organize ettik, şaraplarımız hazır :)

Monday, 11 June 2007

8 Haziran Cuma | Atölye




Bugün erkenden masa başındaydık. Dün yazdığımız başlıkları bugün birleştirdik ve 3 grup oluşturduk. Herkes istedigi başlık üzerine çalışabilecek, her grup 4 kişiden oluşuyor. Bizim grubumuzun konusu; ‘ ECC Border Police’ Delay time Generator. Bugün konuşarak geçti yarindan itibaren vikilerimizi yazmaya başlıyoruz. Akşam Bauhause Kolleg’in ‘Europe on the Move’ projesinin sunumu var. Performanslarının adı; ‘Lux Lumen’ Yaptıkları yerleştirmelerin birini görme şansım oldu akşam diğerlerinin fotoğraflarını görebilicem sadece.
Aslında şanslıyım çünkü Lux Lumen ekibinden 3 kişiyle aynı gruptayım. Bu ECC kapsamında yapılan projeler üzerine daha çok şey öğrenme ve konuşma fırsatı doguracak :)

7 Haziran Perşembe | Urban Lab


Atölyede yapılan gezi üzerine ve bundan sonrasında neler yapılacagı üzerine konuşuldu.Kimsenin yaşamayacagı –ki bunu kendileri söylüyor- fantastik bir yer inşaa ediyorlar…

Asıl konumuz olan Trans(ient) city üzerinde çalışırken nasıl bir yöntem belirleyecegimize karar verdik. Anahtar kelimeler yazıp havuza attık ve hepsi üzerinde teker teker konuşup grupladık. Yarın bunlardan başlık ve yöntem çıkarmaya çalışacağız. :)

Ben biraz geç kaldığım için (5 gün) şehir turlarını ve müze gezilerini kaçırdım. Eril ve Aslı her ne kadar bana kenti en ince ayrıntısına kadar anlatsalar da kenti keşfe çıkmam gerekiyor.

Ayrıca program koordinatörümüz Hou Hanru’nun açılış konuşmasını da kaçırmış oldum. Heyse ki herşey urban lab sayfasında var :)

7 Haziran Perşembe | İlk izlenimler



Sabah erkenden Kirchberg’e gidildi. Yeniden yapılandırılan merkezin inşaası neredeyse bitmiş. Yeni yapılan opera binasının mimarisi büyüleyici. Mimarlık ofisinden bir mimar tarafından bilgilendiriliyoruz. Sorunlari toplu taşımanın yaygın olmamasıymış. Yeni inşa edilen yerlerle birlikte çalışan insan sayısında artış olacak ve herkes bu kadar aracı nereye yerleştirecegini düşünüyor. Binalar alan azlığından çok katlı. Her yeni binayı farklı bir mimar tasarlamış, birbirinden farklı ve gösterişli olsun istiyorlar sanırım. AB’nin ekonomik başkenti olmak istiyorlar. Fakirlikten zenginliğe geciş kolay olmamış onlar için banka sektörünün ne kadar önemli olduğunun farkındalar. 2010 için ön gördükleri rakamlar; 35.500 çalışan(kent dışında yaşayıp, gidip geliş yapan kişiler), 10.900 yerli, 4.000 öğrenci. European School açılmış fakat öğrenci sayısı çok az ve kente henüz bir faydası yok.

Aslı Luxemburg’un yerlileri nerelerde çalışıyor diye sordu, mimar bayan burada yerli yok dedi, herkes dışarıdan geliyor. Eski sanayi kentini ne yaptıklarını oradaki çalışanları nasıl degerlendirdiklerini sorduk ama cevap alamadık, arada kaynadı.

Kente dışarıdan gelen çalışanları daha çok kentine çekmek ve daha çok vakit harcamalarını saglamak için yaptıkları spor merkezi, golf sahası, parklar birinci planda tutulurken çagdaş sanatlara yönelik yapılar, müzeler yada performans merkezleri ikinci planda kalıyor.

Asıl sorun Luxemburg’un merkezi ‘old city’ ile kirchberg gibi cevrede kalan alanlar arasında ciddi bir iletişim sorunu var. Bundan sonrası Tarans(ıent) cıty’e hoşgeldik….

6 Haziran Çarşamba | Merhaba Luxemburg



Havaalanından çıkışta ilk gördüğüm afiş Luxemburg’un Avrupa Kültür Başkenti afişleri oldu. Mavi geyik buradaki günlerimin takipçisi olacak. Central Gar’a giden otobüsü bulmam kolay oldu, otobüs yolu boyunca cama yapışıp çevreyi izledim. Yol boyunca devam eden küçük bayraklar dışında mavi geyiği göremedim. Ne zaman kentin merkezine yaklaştık bazı binaların önünde gördüm onu, sanırım doğru yoldayım :)

Kent sessiz ve fazla düzenli ama bu konuda uyarılmıştım :)
Odama çıkıp arkadaşlarımla tanışıyorum, ilk akşam yemeği….
Yarın Lab’dayız….

Wednesday, 23 May 2007

İlk tur sonuçları | Herkes bir inci



Tüm gruplar projelerine odaklandılar. Talia Dorsey’in katılımıyla gerçekleşen son sunumun ardından gerçekleştirmeyi düşündüğümüz projelerimizin kenarlarını yumuşatmaya, vaktimiz kaldıkça da cila atmaya başladık. Fikirler güzel ve herkes de elinden gelenin en iyisini yapmak istiyordu. Rötuş zamanı yaşanan hareketlilik diğer günlerden çok da farklı olmamakla birlikte atölyenin ardından gelecek boşluğun dumanını hafiften yüzümüzde hissediyorduk. Herkes soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Sessiz bir çığlık olarak panik, hareketlerimize işliyordu. Bu iş için buraya gelmiştik ve neyi kimle yapacağımızın hiçbir önemi yoktu. Bu iş bitecekti. Birbirimize güvenmek zorundaydık. Açık iletişim gerekiyordu. Eleştirilere açık olup başkasını da eleştirmekten kaçınmamalıydık. Tartışarak ortak dilimizi bulmalı ve onu geliştirmeliydik. Tam da böyle oldu herşey.

Talia Hanım ile ilk toplantımızda belirlenen grupların en büyük sıkıntısı; şehirde avlanarak yaşamı gözlemleme süremizin az olduğuydu. Sabah çık, akşam olmadan atölyene dön, o günün çıkarımlarını “wiki” sistemine yükle ki organizasyon ekibi de gelişmeleri takip edebilsin... Bize en fazla 4 bilemediniz 5 saat kalıyordu dolanmak için. Bu duruma tepkiliydik. Sonradan bu kadar zamanın bu şehiri tanımak için çok bile olduğunu anladık ama.

Hatırlarsanız bizim grubun çıkış sorusu da “şehir bizden bi’şeyler mi saklıyor?” olmuştu. İki hafta boyunca bu sorunun peşinden koştuk. Sonuç ne oldu biliyorsunuz; şehirin ya da ülkenin saklayacak bi’şeyleri yok. Herşey öss sınavında anlam yüklemeye çalıştığınız felsefe soruları kadar basit temeller üzerine kurulu. Direk çıkarımlar yaparak “burası şöyle bir yerdir, şehir yaşantısı da böyledir” deme rahatlığımız vardı. Lüksemburg’lunun biri gene hiçbir fıkraya konu olamıyor, Lüksemburg’dan dünyaya gene bir yıldız parlamıyordu. Bizim ekibimizin sorudan yola çıkarak hazırladığı konsepti de hatırlıyorsunuzdur; Luxemburger!

Ekonomik ve hukui düzenlemelerle yüksek getirilere mahal veren sistem üzerine kurulan 200’den fazla banka; Avrupa Birliği’nin en önemli kurumlarına ev sahipliği yapan Kirchberg platformu ve tüm bunların arasında kalmış yaşayanlarının tektipliliği üzerine yarattığımız metafor; ülkenin yoktan varedilen ve pazarlanan değerlerinin altını çizen ironik bir eleştiri özelliği taşıyor. Mükemmel bir Luxemburger’in tadına bakmak ülkede bizi en çok rahatsız eden mükemmelliğe de gönderme niteliğindedir.

Grubumuzun hazırladığı Luxemburger ambalajı Thibaut’ya, projemizi anlatan A0 boyutundaki görsel düzenleme Juan’a, Lüksemburg için alternatif yemek kitapçığı çalışması da Erdem’e ait. Atölyenin sonunda hazırladığımız çalışmalarımızı aşağıdaki linklerden görebilirsiniz. Eğer ki yeteri kadar anlatıcı olmadıklarını düşünüyorsanız, bizim gözümüzden kaçırdığımız bir nokta ya da anlatım eksikliği var demektir. Bu durumda görüşlerinizi bildirmekten çekinmeyiniz.

Thibaut'nun ambalajı ve Hou Hanru ile Rem Koolhaas'ın katılacağı yemeğin afişini buradan,

Juan'nın hazırladığı görsel düzeni buradan,

Erdem'in hazırladığı kitapçığı da buradan indirebilirsiniz.

Bu blogda kişisel deneyimlerimin mekanik yanını sizlerle paylaştım. Buradan ayrılırken yaşadığım duygusal salınımlarımı ise işin dışında tutmaya özen gösterdim. Atölyeye katılacak Bilgi öğrencilerine olası sosyal sıkıntalar hakkında fikir vermesi açısından son sayfayı hissiyat devinimleriyle biraz ağlatalım.

Şimdi ilk geldiğimiz günleri hatırlamak için oturup düşünmem gerekiyor. Fakat genelde yaşadığım sıkıntıların en büyüğü ayna nöronlarımla topladığım verileri iletişime dökememem ve beynime kazıyamamam oldu. Hoş, blog sayfama neler gördüğümü nelere kafa yorduğumu yazsam da yüzyüze konuşup tartışmak istediğim çıkarımlarım öksüz evlat gibi kaldılar. İlk hafta içinde biraz gözyaşı da döktüm bu duruma. Yapı itibariyle sürekli iletişimde kalan bünyemi zorlayan diğer durum ise şehirin enerji emen durağanlığıydı. Ne insanlarda çığırtkan bir hareket, ne yollarda patlamaya hazır bir genç görememek beni buhranlara sürükledi. Neyse ki insan kendine tokat atabiliyor. İki güne kalmadı; “Yapacak bi’şey yok Erdem, duruma ayak uydur çok da mızmızlanma!” diyebildim.

Diğer bir sıkıntı kaynağı şehirin düşünceleri zorlayacak derecede yapaylığını hissetmeniz oluyor. Bundan emin olsanız da beyniniz buna inanmak için veri istiyor. Benim buna inandığım noktadan sonra ise burada yaşamak için emekliliğimi ve eşimi hayal etmekten başka düşünecek hiçbi’şeyim olmadı şehir hakkında. O bile tartışılır.

Bu arada, şehir şehir diyorum fakat ülkeden bahsettiğimi her seferinde unutuyorum. Bunun da nedeni merkez dışındaki heryer evrensel köy hayatı ve gene evrensel endüstriyel yapılarla dolu olduğundan kültürel anlamda yaşanacak ve anlatacak değerli konu başlıklarının olmamasıdır. Ülkenin ismi de merkezin ismiyle aynı; Lüksemburg.

Ülke kişi başına yıllık gelirde dünya sıralamasında bir numara olduğundan bu durumun gündelik harcamalara yansıması da bir hayli yüklü oluyor. Basit bir yiyecek size 4 euro’dan aşağıya mal olmuyor. Ufak bir rakam gibi gözüktüğüne bakmayın hiç, kendisi üç haftada günde kaç defa karşınıza çıkacağını çok iyi biliyor. Alkol kullanımınız varsa rahatsınız. İçkiler çok ucuz. Fakat bu durum da sürekli alkol alabileceğinizi göstermiyor. Her türlü yiyecek ve içecek satan tüm mekanlar akşamüzeri 6, bazı marketler ve bildiğim bir benzin istasyonu da 8’e kadar açıklar. Oturduğum yerde sabah 4’e kadar açık 3 dükkana gece ziyaretleri alışkanlığım olduğundan buradaki sisteme hiç mi hiç alışamadım. Alışmak da gerekmiyor tabi, siz onlardan önce davranıp kalabalık olmayan öğlen saatlerinde alış-verişinizi yaparsanız istediğinizi temin edebilirsiniz.

Aileyi, eşi dostu aramak için ise iki seçeneğiniz var. Eğer kişisel cep telefonunuzdan yüksek tarifelerden görüşme yapmak istemiyorsanız, postaneye giderek 10 ya da 20 euro’luk “Full Contact” adlı karttan alınız. Bu kartların üzerindeki şifreyi girerek sabit telefonlardan Türkiye ile uzun soluklu görüşmeleri uygun fiyata yapabilirsiniz. Olur da acilen arama yapmanız gerekir ve bu karttan bulamazsanız, tren garındaki mecmua satan dükkandan temin edebileceğiniz standart kartlar da işinizi görecektir.

Yemeklerinin hiçbirini öneremiyorum. Dönerciler göreceksiniz fakat onlar da ayrı bir tada sahip. Hayırlı mı değil mi artık denersiniz. Bu tadsızlığı bir tek ben mi böyle algılıyorum diyerek ülke dışından gelen herkese laf arasında sordum, onlar da yemeklerden memnun değillerdi. Siz gene alış-verişinizi yapıp her türlü pişirme sistemine sahip olan odalarınızda kendi yemeğinizi pişirmeye çalışın derim.

Farklı kültürlerden ve disiplinlerden gelen insanlarla çalışmanın her anlamda kafa açıcı olduğunu kendi adıma tasdiklemiş oldum. Türkiye’nin sahip olduğu aktivasyon potansiyelini ise daha net görme şansım oldu. Tabi bizim ise aslında alacak çok yolumuz ve yapacak çok işimiz olduğunu gördüm. Önümüzde neredeyse boş sayılabilecek bir sayfa var, zevkle karalamaktan kaçınmayıp şu iş nasıl yapılıyor öğrenelim de sonunda hep birlikte keyfini çıkaralım artık. Şansımız imkansızlıklardan doğan sektörün ruhunun da imkansızlık kadar güçlü gelişmesidir.

Son olarak; bu deneyimi yaşama fırsatını yaratan güzel insanlar üstad eğitmenler; Serhan Ada’ya ve benim bu atölye çalışmasında yer almamı isteyen Deniz Ünsal’a teşekkürlerimi sunar, sürç-ü lisan ettiysem de affola diyerek sessizce uzaklaşırım.

Wednesday, 16 May 2007

14 Mayıs Pazartesi | Güzel işler bunlar


Öğleden sonra saat 2’de APC – AIA’nın başkanı ve yönetim kurulundaki arkadaşlarla bir toplantımız olacaktı. Sunum için gerekli malzemeleri hazırladık. Lüksemburger konseptimzi fikir bazında anlatmakta ise ortak bir dile sahip olduğumuz için kendi aramızda yarım saat süren bir toplantıyla ortak dilimizi de belirledik.

Tüm gruplar masaya!

Geldik geldik.

Jean-Dominique Secondi ve ekibi ile masa başında toplandık. Sırayla herkes derdini anlattı. 2 numaralı grup olarak işimizi sunduğumuzda bir iki değişiklik hariç düşündüğümüz herşeyin yapılabileceğini öğrendik. Birincisi şehirin üzerinde koca bir balon gezdirmemizin zor olduğunu bunun yerine üzerinde Lüksemburger logosu basılı balonlar yapabileceğimizi, gerçek hamburger yerine ise şeker ya da kek koyabileceğimizi söylediler. Tüm ürün ve yan ürünlerinin hazırlanacağı mekanları kendi listelerine not ettiler.

Biz Lüksemburger kabının içine leziz mi leziz, mükemmele yakın bir hamburger koyarak bu işin ironisini yaşatmayı tercih ediyoruz. Toplantı sonrası kendi aramızda konuştuğumuzda kafamızın takıldığı tek noktanın bu olduğuna karar verdik. Ürünlerin tasarımlarının en kısa sürede bitmesi gerekiyor. Çünkü atölye cuma günü bitiyor ve önümüzdeki haftalarda, bizler ülkelerimize döndüğümüzde, işler matbaalarda ve restorantlarda hazırlanmaya başlanacak. Net ve temiz işler bırakmamız gerekiyor.

Akşamüzeri Talia Dorsey ( OMA / AMO ) geldi. Kendisiyle de bir toplantı yapmamızı istedi. Gece kitapçık tasarımı için sabahlayacağım için eve dönüp kalın giysiler aldım. Atölyeye döndüğüm anda toplantı bitmişti. Grup arkadaşlarım görsellerimizin açıklayıcı olmadığını söylediler. Haklılar da. Organizasyonda olanlar anlar ancak, dışarıdan bakan biri için anlamlı da olsa resimler aralarındaki bağlantıyı kurmak güç. Bu gece sabahlayınca nasıl görseller çıkartacağımı ben de merak ediyorum.

Kısaca diğer grupların da projelerini anlatayım. 1. grup Claire – Guillaume – Ayça’dan oluşuyor. Şehirin ikinci merkezi otobüs durağı Himilus’un orada, yani şehirin göbeğinde bir alt geçitte yaşanmayan olaylar üzerine çalışıyorlar. Bu geniş alanda dükkanlar için de mekanlar olmasına rağmen, yaşayan bir mekan bulunmuyor. Ancak mekanda takılan hip-hop gençliği müzikleri ve sohbetleriyle burada bir alt kültürü temsil ediyorlar. Bu mekana yönelik grafik çalışmalarıyla aşağıda neler olduğunu ya da olabileceğini insanlara anlatmak istiyorlar.

3. grup Mathias – Emilline – Sabrina’dan oluşuyor. Tren garında ses yerleştirmesi düşünüyorlar. Garın kendi seslerini tekrardan gara vererek neyi amaçladıklarını çok iyi anlayamadım. Çünkü konu kaliteli ses almak ve bunu da tren garına yaymak için yüksek maliyetli kuadrofonik ses sistemleri kurmakta sıkıştı. Gelişimini öğrenip sizlere de anlatacağım.

4. grup Jelena – Logan – Ege’den oluşuyor. Onlarda şehirin limitleriyle ilgili bir iş hazırlıyorlar. Bildiğimiz trafik işaretlerini kendi dertleri çerçevesinde yorumlayarak oluşturdukları grafikleri tabelalara bastırıp, belirleyecekleri yerlere asmak istiyorlar. Güzel bir esprileri var, piktogramlarını hazırladıkları zaman işleri tamamlanmış olacak.

Yarın son sunumumuz var. Bekliyoruz.

Sunday, 13 May 2007

13 Mayıs Pazar | Yayım

12 Mayıs Cumartesi | Proaktif provokasyon




Bu sabah Valerie Hanım bir süpriz yaparak akşam üzeri 5,5’da sunumumuz olduğunu mail yoluyla tüm gruplara bildirdi. Bizim grup için çok iyi bir zamanlama oldu. Daha dün Luksemburger’imizin nerede üretileceği, nasıl bir pakete sahip olacağı ve doğası gereğı nasıl bir pazarlama stratejine ihtiyaç duyduğunu konuşmuşken şimdi sıcağı sıcağına Luksemburg’lu sanatçılar ve şehirlilerle tartışıp eleştirilerini alma fırsatı doğması işimize geldi.

Bu sunumun gün içinde olacağının gene aynı günün sabahı söylenmesi diğer gruplardaki arkadaşlarımızın biraz şevkini kırdı. Hepimizin işleri yolunda olmasına rağmen herkes projelerini son haline getirmemişti. Daha düne kadar biz de ne yapacağımızdan emin değildik.

Saat akşamüzeri 4’e kadar sunum için görsel hazırladık, kavramsal çerçevemizi oturttuk. Bir önceki sunumda olduğu gibi bugün de bir başka sunum ve performans öncesinde sunum yapma fırstaımız vardı. Hatırlarsanız bir önceki sunumda insanlar sunum olduğunu bilmediğinden 15 dakikalık tüm sunum zamanını; ne için orada bulunduğumuzu anlamakla geçirmiş, biz de tecrübesizlikten iyi birer girişgâh yapamamıştık. Bu sefer de aynı durum söz konusuydu. Neyse ki bu sefer sunum yapan tek grup biz olmamızdan dolayı kendimizi ve derdimizi anlatacak bolca vaktimiz oldu. Çok sayıda ilgili insan olması da ayrı bir güzellikti.

Üzerinde çalıştığımız ürünün provokatif olmasını ancak anlamlı bir ürün olmasını istiyorduk. Sunumumuzu yaptık, Lüksemburger konseptimizi ve onun için hazırladığımız prototip saklama kabımızı herkese gösterdik. İşin eğlenceli olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Lakin bizim de özen gösterdiğimiz bir konuda çok fazla eleştiri aldık. Lüksemburg’u bir marka olarak ileri sürmek eğer içi boş bir şekilde yapılırsa ya kaile alınmaz ya da çok sert eleştirilere maruz kalabilir. Bu konuda Lüksemburglu insanların eleştirilerini dinledik, uzun uzadıya tartıştık, eğer bu iş bu şekilde gerçekleşirse nasıl tepkiler alacağı üzerine öngörülerini işimizin kulağına küpe yaptık. Tüm bunların sonucunda da doğru yolda olduğumuzu gördük. İş üzerinde son düzenlemeleri yaparak dengeli bir provokasyona gitmek için çıkarımlarımızı defterimize not edip pazartesi son rötuşları atmak üzere kapıyı çekip çıktık.

Friday, 11 May 2007

8 9 10 11... Mayıslar | Process in progress



Birkaç gündür yazamamamın nedeni yazacak bi’şeyler olmamasından ziyade ne yazacağımı bilememden kaynaklanıyordu. İş üretme sürecine girince yaşadığımız sıkıntılardan kurtulduk nihayetinde. Bir önceki güncükte yazdığım şehirle ilgili çıkarımları en sonunda tek bir noktaya odaklayabildik.

Bu günler içinde Valerie Hanım’la konuştuk bazı bazı zıtlaştık da. Kendisini anlıyoruz, az zaman kaldı ve yapacağımızın ne olduğu henüz belirli olmadığından yönetiminin, varsa tabi, olumsuzluklarını göstermek istemiyordu. Amma velakin biz tartışırken söylediklerimiz üzerinden “bunu şöyle yapın, şunu da böyle kullanın ve belki bunu da alıp buna çevirebilirsiniz” dediği vakit turnikeye çıkan basketçinin yediği bloğu yemiş kadar oluyorduk. Ortak bir noktada buluşmamıza ne kadar uzak ya da yakın olduğumuz belirli değilken birden otoritenin dediğini düşünmeye başlayınca motivasyonumuz ve ilgimiz dağılıyordu. Topladığımız dataların ve kişilerin iyi yönlendirilmesi gerekiyordu.

Burada kendimi sanatsal mecralara, kavramlara o kadar kaptırdım ki yönetici kimliğimi unuttum. Bu önemli bir nokta, çünkü gelip “sahne sanatları yönetimi okuyorum” dediğiniz zaman yönetici olmuş oluyorsunuz. Grup arkadaşlarım ve Valerie Hanım bu işte yönetim eksiği var diyince bir an utandım, dedim hemen toparlamalıyım durumu. Çünkü ben bir sürü yerleştirme düşünüp tavrımın da yerleştirmeden yana olduğumu belirtmiştim. Kendi isteklerimi geri plana çekmeye, grup arkadaşlarımın isteklerini geliştirip ortaklaşa bir projeden tad çıkarmaya baktım. O yerleştirmeler de aklımda duruyor, elbet bir gün farklı bir durumda yapılacaklar.

Herneyse, akşamüzeri atölyeye geldiğimde Juan’ı yalnız yakaladım. Birer kahve alıp konuştuk. Elde avuçta olan çok güzel bir “Lüksemburger” ürünümüz vardı. Bunu nasıl geliştirebileceğimize baktık. Juan işin başından beri bir kitapçık yapmak istiyordu. Bense içine koyacakları görmeden bir yorum yapmamış, olur deyip devam etmiştim. Bizim bu Lüksemburger, işin başında sorduğumuz sorunun cevabı olarak karşımıza geldi.

“Şehir bizden bi’şey mi saklıyor?”

Hayır, şehir para hariç hiç bi’şey saklamıyor!! Bunu söyleyememiştik bir türlü. Emin olmak istemiştik. Gezdik gördük, sorduk soruşturduk sonunda bizim hüsnü kuruntumuza dönüşen sorunun cevabının koca bir hiç olduğunu bulduk.

Elimizde çok temiz bir şehir var. Devletin başındaki parlemento sosyalist, Lüksemburg şehiri ise yeşiller ve bir hristiyan demokrat partinin koalisyonunda. Varolan sistem, sadece yemeklerin pahalılığından koca bir çıkarım yapmadık, sağlam kapitalizm cici liberalizm. 2007 aktivitelerine bakıyordum daha dün akşam. Nerede hangi konser var, nerede en dandirik stand-up şovu var ama kimi yerde harika sanat galerileri var; istisnasız herşey Avrupa Kültür başkenti mavi geyiğinin logosunu taşıyor. Şehirin ufaklığına sığan bu kadar çok aktivite insanın başını döndürse de izlemeye gittiğimiz çoğu aktivite yapmışlar demekten öteye geçirmedi bizi. Bunu öyle düşünmeden de değil, ciddi ciddi anlamaya çalıştıktan sonra söyledik.

Tüm bunlardan ve 7 mayıs başlıklı yazımda açıkladığım çıkarımlarımızdan sonra, biz de şehirin tadını anlatacak bu Lüksemburger’i yapmaya karar verdik. Enine üç parçaya ayrılacak bir kitapçık ( yerel, küresel, Avrupa ) güzel görünümünün altında anektodlar içerecek. Fast-food’çuların sandviç koyduğu kutulardan tasarlıyoruz. Kutuları bastırdıktan sonra buradaki yerel bir restoranla anlaşıp bizim için 2 euro’dan ( normalde 3,5 – 4 euro arası bu meretler ) hazırlayıp satışa çıkarmasını isteyeceğiz. Kitapçığımızı da duraklar, garlar ve insan tarlası olabilen her yere bırakacağız. Planımız budur. Valerie Hanım ile Talia Hanım’lara söyleyecek bi’şey bırakmamayı düşünüyoruz. Hadi hayırlısı.

Wednesday, 9 May 2007

7 Mayıs Pazartesi | Durum değerlendirmesi



Ekipteki arkadaşlarımınla uyumumuz çok iyi. Sürekli tartıştığımız konuları geliştirip bunların da dışına çıkmaya çalışıyoruz. Artık belirli bir ürün çıkarma vaktimiz de geldi. Fakat bu kadar sorumuz olmasına rağmen net bir konuda uzlaşamadık henüz ve nasıl bir ürün çıkartacağımız belirli değil. Şu ana kadar ki izlenimlerimizi sizlerle paylaşarak durumu birlikte değerlendirebileceğimizi düşnündüm. Bakın bu SimCity bize neleri sunuyor.

Öncelikle şehirde hükümetin de genç sanatçıların da istediği ortak bi'şeyden bahsedeyim. Her iki taraf da gruplaşarak yaşayan farklı kültürleri biraraya getirmek istiyor. Devlet bunu yaparken herkesin belirli bir davraniş sergilemesini ümid ederek calışıyor.Farklılıkları nötralize etmeye calışıyorlar.

Öte yandan, aynı kültürel karmaşanın gerçekleşmesini isteyen gençlerin ümidi ise patlamaya hazır bir bomba olacak kültür karmaşasının zenginlikleri. Yani pratikte aynı istekler var, temelde ise farklı beklentiler. Devletin yapmaya calıştığı eğlence merkezleri, ofisler ve farklı yerleşkelerin istedikleri nötrlüğü sağlayacağına güveniyorlar ayni zamanda bununla gerçekten gurur duyuyorlar!

Bir diğer karmaşa da şehrin ve şehirdeki kimsenin kimliğini göremiyoruz dışardan. İnsanları tanımamız için hiçbir ipucu veren karakteristik davranışlar görmedik. Farklı bir ifade göremiyoruz.Bu da bize `kimliğin saklanması` başlığını gozönünde bir yere almamızı sağladı.

Homojenlik sorunu gündemde...Herkesin davranışları ve istekleri o kadar yakin ki birbirine homojen bir ortamda yaşadığımızı hissediyoruz. Yapay bir cennet adeta. Kişi başına düşen yıllık kazançta dünyanın en zengin ülkesi. Ama onunla da kalmıyorlar. Bu onlar için normal olduğundan belirli davranışlar geliştirmişler ve devam ediyorlar yaşamlarına. Evrimde de devrimde de ilerlenecek bir yer kalmamış gibi yaşıyorlar. Zaten buranın Dük'ü ve Düşes'i adına yapılıyor herşey. Politikacılarını araştırıyorum şimdi. Gelişmeleri an be an bildireceğim.

Gelelim en muhterem mevzuya. Bankalar buranın can damarları. 210 farklı banka var. Hepsinin de cok şık ofisleri var. Netten baktık bir kismına, gezecek kadar az değil para merkezleri. Tarihini araştırırken birkaç skandalla karşılaştık. En çok dikkatimizi çeken de Usame Bin Ladin'in hesaplarını burada tuttukları ortaya çıkınca kopan skandal oldu Kimse bundan bahsetmek istemiyor. İsviçre gibi burası. Cüzdanlar gizli yerlere konuşlanmış, dünyayı satın almayı dahi ufak bir hesap olarak görüyorlar.

En çok gözümüze çarpan yer ise Kirchberg. Kilise tepesi demekmiş Almanca, dün oğrendim. Kirchberg platformu dedikleri yerde Avrupa'nın en önemli kurumları bulunuyor. Adalet binasından tutun da en koca finans merkezlerine, filarmoni binasindan birkaç göstermelik yaşam alanı alışveriş merkezlerine kadar mimari açıdan en zengin alan burası. Buranın şehirle olan bağını bulmaya çalışıyoruz. Şehirdeki insanlar bu bölgeyi biraz uzaylı gibi algılıyorlar. Ama emin olmalıyız, hiç umursamıyor bile olabililer.

Benim kafamı kurcalayan asıl mevzu ise şehirdeki insanlarin etiği nedir ve politikaya ne açıdan bakıyorlar? Herkes halinden memnun gözüküyor ama bu hiç bi’şey düşünmüyorlar anlamına da gelmiyor. Şehirdeki insanların neye nasıl tepki verdiklerini ise hiç bilmiyoruz. Bu insanlarin limitlerini ne zorlar emin değiliz. Ne yapsak ne etsek sorunsalımızın altında biraz da bu yatıyor.

Tuesday, 8 May 2007

Ballet Architect





Kirchberg fenomeni: http://www.kirchbergonline.lu/

Luxemburg Filarmoni: http://www.philharmonie.lu/fr/vorschaltseite/vorschaltseite.php

Debussy: http://en.wikipedia.org/wiki/Debussy

Antheil: http://en.wikipedia.org/wiki/George_Antheil

Sunday, 6 May 2007

6 Mayıs Pazar | Dinlence



Pleix - e-baby

5 Mayıs Cumartesi | Project Mayhem




Dün gece dışarı çıkıp şaşırdık. Gittiğimiz yerlerde herkes pek güzel oturuyor, pek güzel duruyordu. Hani dans hani hareket hani sohbet. Yok, hiç alakası yok. Herkes oturuyordu o kadar. Kalabalık olduğumuz için çok sıkılmadık lakin 6 erkek dolanmak hiç de hoş değildi tahmin edebileceğiniz gibi. Burada bir dönerci gördük mekanlar arasında dolanırken. Her sabah junk-food yemekten bıkmış ben direk içeri girdim. Mekan 1980'lerin Topkapı’sındaki sanayi hanlarının arasında bir yer gibi dekore edilmişti. Gene uluslararası pazarda yarışamadık dönerle.

Görev bilinciyle şehre dalan kahramanlarımız gece zil zurna sarhoş oldular. Sabah da 4 saate anca kendilerine geldiler. Bugün projenin sunumunu hazırlamaya başladık. 10 resim, 1 soru ve 3 dakika kıstasına göre görsellerimizi ve kendimizi hazırladık. Bizim sorumuz belliydi; “şehir bizden bi’şey mi saklıyor?”.

Saat 7’de atölyenin asma katında bir dans performansı ve öncesinde bizim sunumumuz vardı. 30-35 kişi aslen dans performansına gelmişlerdi. Sunumlarımız güzel geçti. Her grup derdini anlattı. Ancak beklentileri dans performansı olunca insanların, neyi anlattığımızı merak ederek geçirdiler 15 dakikayı. Sunumlar bitince Lüksemburglu genç sanatçılarla hoş beş ettik. Onlar derdimizi anlıyorlardı.

Gece dışarı çıkmak istedim ama önce şu kafayı taktığım videoyu bitirmeliydim. Atölyeye gidip illegal download’lar arasında doğru dosyayı aramakla geçireceğim saatleri düşünerek kapıyı açtım. İçerden, sabah performansın yapıldığı kattan, dambır dumbur elektronik müzik sesleri geliyordu. DJ kötü de çalmıyordu. Gecenin 10’u olmuş, bir içki alıp öyle oturayım bilgisayar başına dedim. İyi de demişim. Yukarıda Lüksemburg’lu video, müzik, performans sanatçılarının hepsiyle tanıştım. İçkisidir, yemeğidir, sigarasıdır derken saat 2 küsür olmuş, biz dekonstrüksiyon hayırlı mı değil mi, geleceğe mimariden bellek aktarırken yaşanmışlıkları nasıl ifade ederiz tartışmalarına girmişiz; oradan Türkiye ve İstanbul sohbetleri yapmışız; şehir hakkında sanatçıların hazırladıkları dergi ve gazeteleri okumuşuz. Olmuşuz yani sizin anlayacağınız.

Şimdi elimde şehire sorduğumuz sorunun cevabına ulaşabileceğimiz bir çok kaynak var. Yarın tatil, arkadaşları alıp parkta biraz yayılmayı düşünüyorum. Artık dinlenebiliriz.

Saturday, 5 May 2007

4 Mayıs Cuma | Audrey Hepbön



Dün akşam üstü ilk günden beri bize eşlik eden ve yeni bir metodolojiyi üzerimizde deneyen Bayan Valerie gitti. Dürüst olmak gerekirse gitmesine hepimiz sevindik. Biz stres olmasak da kendisinin stresli metodolojisine ayak uydurmak istemedik. Ama program onundu, uyduk. Hergün sabah erkenden kalkıp gezmek sorun da değil lakin mevzu “hunting” yapmamız için şehire salınıp hemen akşamüzeri geri dönüp çıkarımlarımızı “urbanlab.net”, bizim tabirimizle wiki sistemine, çizim ve yazılarla aktarmamızı; daha şehri tanımadan onu tekrardan tanımlamamızı istemesinin yanlış ve bir yandan da göstermelik olduğunu düşündük. Tabi şu an kimse şehri çözdük deyip de şehir için süper işler üretmiyor. Her grup kafasındaki sorular üzerinden gidiyor mecburen.

Diğer sıkıcı tarafıysa; dün masada yapmak istediklerimizi söylediğimizde “bu öyle olmaz, bu yanlış, buralarda bunu gördünüz mü ki a-aaa” gibi soruları bize yöneltmesi oldu. Tabi hepimiz gerildik, çünkü kendisi şehri tanımadığımızı ima eden sorularla işleri eleştirince kendi kuyruğunu kovalamaktan bıkmış, kuyruğun galibiyetini geciktirmek isteyen kediler gibi kuyruğumuzdan kaçar olduk. Sorularımızı projelere çevirdik. Açıkcası bana “Hangi işi beğendin?” dediğinde “Hiçbir fikrim yok” dedim. Olamazdı da...İlk başta aldığımız “redifine” brifi nerede bu soru yumakları nerede.

Elbette atölyenin sonunda hepimiz tatmin olmuş olarak buradan ayrılacağız. Hepimizin içi rahat, fikirlerimize güveniyoruz. Bir yandan da Bayan Valerie’nin tavrı bizi birbirimizin fikirlerine kilitlenmeye yönlendirdi. Yani metodolojilerinin işe yaradığını düşünecekler, hayırlısı diyelim.

Bunları anlatmamın nedeni kişileri alt üst etmek değil kesinlikle. Bu bir ekip işi, bir kişiye sorulacak soru değil sistemin yapısı. Fakat buradaki arkadaşlarla da konuştuk, tartıştık; hiçbirimiz böyle bir “residency” sistemi görmedik. Bir hafta başı boş bıraksa biz zaten günler içinde wiki sistemini doldururduk. “Saat 12’de çık akşam 4 gibi gel de konşalım, yaptıklarınızı wiki’ye koyalım” denince şehri tanıyacak ne kadar vakit kalabilir ki? Hiç tabi ki de sanki değil mi gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?! Dikkatli olmak lazım.

Neyse ki bugünkü iletişimiz çok daha iyiydi. Bizimle tartışıp fikirlerimizi geliştirmekde yardımcı olabilecek yeni bir hoca geldi. Bizimle kısa bir süre birlikte olacak kişi uluslararası sergileri ve bazı müzelerin tasarımını yapan Audrey Tenaillon aynı zamanda l'Ecole Supérieure d'Art et de Design de Reims'de eğitmenlik de yapmış biri. Kendisi tüm gruplarla teker teker tartıştı, bizim grup hariç hepsinin fikirlerini değiştirmiş. Bizim de biraraya getiremediğimiz kelimeleri topladı ve hükümetin gurur duyduğu “tüm kültürleri birbirine bağlama” fikrinin aslında farklılıkları ortadan kaldırdığını farkettirdi. Kendisini seviyoruz, yarın da birlikte olacağız.

İlk günler düşündüğümüz bir şehri tanıma stratejimiz vardı. Gece hayatına girmek, şehrin yüzeyde görülmeyen yaşayışlarını öğrenmek ve marjinal müzik tarzlarının bulunduğu mekanları gezerek oralardaki insanlarla sarhoş muhabbeti yapmak istiyorduk. Bu gece boyumuzun ölçüsünü alacağız.

Friday, 4 May 2007

3 Mayıs Perşembe | Zaman kaydı



Geldiğimiz günden beri ensemizde yumurta pişiriyordu güneş. Fakat son iki gündür havalar bozdu. Güneşte sıcaksın, gölgede üşüyorsun. Karasal iklim hakim burada. Uzakta bir göl varmış ama o da kâr etmiyor.

Herneyse, sabah saatlerinde kalktık gene. Bu sefer yolumuz Kirchberg’deki Avrupa kurumlarından biriydi. Bizi Marianne Brausch karşıladı. Kendisi mimar ve şehir planlamasıyla ilgilenen, Laurent Langer’den daha pesimist bakış açısına sahip fakat şehrin sorunları hakkında çözümler üreten, dinamik bir kadın. Kendisi bize şehrin gelişimini anlattı. Genelde Kirchberg’den bahsettik. Dün Bay Langer’den dinlediklerimizi bugün bir de kendisinden dinledik.

Bugünkü asıl mevzumuz grup arkadaşlarımızla ellerimizdeki dataları karşılaştırıp neyimiz var neyimiz yok görmek, artık birşeyleri başlatmaktı. Atölyeye döndüğümüzde her gruptan ilgilenmek istedikleri 3 durumu kaleme almaları ve resimlerle sunmaları istendi. Benim grubumdaki Juan ( İtalya ) ve Thibaut ( Fransa ) ile gözümüze neler takıldıysa ortaya döktük. Şehir hakkında çok fazla bilgiye ulaşacak vaktimiz olmadı. Bu nedenle bizden istedikleri "şehri yeniden tanımlayın" desturundan uzak kalmak istedik. Üçümüz de bunun çok tehlikeli bir yol olduğunu biliyorduk. Bu ince çizgide kimsenin yürüme isteği olmadığından, kendi sorularımızın etrafından; izleyicileri de işin içine katarak, cevaplar bulmaya karar verdik. Üzerinde durmak istediğimiz ilk soru “Şehir bizden bi’şeyler mi saklıyor?” sorusu oldu. Diğer konu da gerçek bir şehir hayatı olmadan bu şehirin nasıl tanımlandığı üzerine tartışmalarımızla ortaya çıkan “Şehirsiz şehir” metaforuydu. Diğeri ise bu şehirde neden 20 ila 30 yaş arası kimse görmediğimizin temel nedeni üzerineydi. Şehirde üniversite olmamasından dolayı düzmece bir üniversite kurmaya karar verdik. Yalandan başvuru formları yapmayı, radyoda jingle’lar döndürmeyi, belki bir masa kurup da işte kampüs burası demeyi düşündük. Tüm bunların farkındalar mı yoksa önemsemiyorlar mı emin değiliz. Birşeyleri farkettirmek gibi bir iddamız var ama bunu da çok derine inmeden yapmak istiyoruz.

Tüm grupların kendi içlerinde tartışmaları bitince, her grup işlerini alıp masaya getirdi. Hep birlikte masaya oturduk, kendimize ait olmayan ve yapılması muhtemel projeleri oyladık. Elimizdekilere bakınca yarın daha da güzel geçecek gibi görünüyor.

Bir de buradaki mükemmel mimariyi eleştiren çok kısa bir video hazırladım. Lakin programdan render’ını aldıktan sonra gördüm ki videonun sol üst köşesinde kafam kadar bir Adobe logosu var. Yani atölyedeki Premiere programının kayıt işlemleri tamamlanmamış, buradan da bunu anladık. Bu konuyu çözüp videoyu sizlerle de paylaşacağım.

Thursday, 3 May 2007

2 Mayıs Çarşamba | Şehirdeki insan sayısı 28'e yukseldi!!



Burası, dedim ya, Avrupa'nn Ankara'sı tam olarak. Sabah belediyenin ek binalarından birine gittik. Orada buluşacağımız kişi şehir planlama departmanından Laurent Langer idi. Binaları çok güzeldi buradaki tüm binalar gibi. Bizi aldığı toplantı odası da tam işine göre düzenlenmişti. Etrafta ilgi dağıtacak hiçbirşey yoktu. Güzel siyah masaları yanyana koymuşlar, şık bir projektörleri, gün ışığına göre otomatik açılıp kapınan dış jaluzileri,vs..vs..

Hepimiz masaya yerleştikten sonra Bay Langer samimi tonuyla, arada untuttuğu İngilizce kelimeleri Fransız hocalarımıza sorarak, şehrin mimari gelişimini anlattı. Tabi şehir planlamacı olarak şehirdeki sosyal yaşamı da açıkladı. Gidip Kirchberg denen mekanı gördük.

Şehirin gelişimine gelince. Yaşlılar göçüp gitmeye başlayınca bu diyarlardan genç nüfus az da olsa varlığını sürdürmüş. Varolan tüm yapılar cok eski ve klasik. 1950'den beri dorğu düzgün bir kazma vurulmamış hiçbir yere, ta ki 2000'lere kadar. Burası Avrupa'nın işlerini yürüten üçüncü merkez olunca yapılanma da hızlanmış. O kadar çok ve güzel mimari örnekleri var ki.. Hmm ama sorunları var. Hem de büyük. Mesela şehirde yaşayanlarla çalışanların sayısı arasında dağlar kadar fark var. Avrupa'daki genç nüfusu buraya çekmek istiyorlar. Fakat gençler için de çok pahalı olduğunu biliyorlar. Buna bir çözüm getirseler paylaşırlardı, ne düşündüklerini bilemiyoruz.

Kirchber denen platformda yıllar önce bankaların merkezleri kurulmuş. Zaten burası bir yandan da banka şehri. Bu nedenle hukuk, bankacılık gibi bölümleri olan üniversiteler kurmak istiyorlar. İşleri zor. Portekizce, İngilizce, Fransızca, Almanca ve bunların karmaşası bir Lüksemburgca var kullanılan diller arasında.

Şehrin merkezinden çok uzak kalmak istemiyor kimse. İnsanlar şehrin etrafına yayılsın istemiyorlar. Mesela bizdeki Tarlabaşı bulvarı nasıl sosyal yapılanmayı ikiye ayırıyorsa, burada da tren yolu şehri ayırıyor. Bundan rahatsızlar. İnsanların bir araya gelmesini sağlamak için tren yolunun iki tarafına da çok geniş kompleksler düşünüyorlar. Sinemasından alışveriş merkezlerine, iş yerlerinden eğlence parklarına kadar bir çok yapı konduracaklar. Gerçekten büyük bir alan.

Mesela çok ilginç bir sorunları var. Kapitalist dünya içinde büyük bir ironiyi kırmaya çalışıyorlar. Şehirde toplu taşıma araçlarını halkın sadece %2'si kullanıyor. Çünkü %98'inin kendi araçları var. Yollar da bomboş. Yol tıkanıyor, trafik var dedikleri şeyi de bugün öğlen saatlerinde yaşadım. Güldüm valla. Gideceğimiz yere tahminen 6 dakika geç kaldık o kadar.

Toplu taşımayı arttırmak için de tramvay gibi farklı araçlarla insanları yönlendirmek istiyorlar. İyi hazırlanmış projeleri var. Kitapçıklar aldım, gelince uzun uzun anlatıcam onları da.

Bir de endüstriyel alanlarla şehir merkezi arasında bağ kurmak istiyorlar. Yani insanların bulundukları yerleri önce birbirlerine bağlayacaklar ardından da sosyalleşmeleri için alanlar yapacaklar. Bunları ne kadar zaman için planladıklarını öğrenince şaşırdım. 25 yıl!! 25 yıl sonra burası böyle olacak dediler. Herşeyleri de hazır, takır takır yapıyorlar. İstanbul'la karşılaştırılamaz. O kadar farklı ki. En fazla Anadolu'daki azca büyük şehirciklerle, belki Eskişehir'le karşılaştırılabilir dinamikler açısından.

Transit geçiş şehri olarak ün kazanmış burası. Sadece uzun bir yol varmış diğer ülkelere bağlanan bir de havaalanı, aynı yol üzerinde. İşte sonra banka merkezleri kurulmuş havaalanına yakın yerlere. Sonra da olaylar gelişmiş, hala da gelişiyor.

Bir de tam bu Avrupa birliği binalarının orada biri çadır kurmuş yaşıyor. Avrupa birliğine karşı olduğunu belirten yazılar var çadırda ve etrafındaki objelerde.Yazıların ve çadırın fotografını çektim ama yaşayanı ya da yaşayanları göremedim.

Tüm bunları gördükten sonra atölyeye dönüp günlük data çıkınlarımızı ortaya döktük. Yarın nasıl bir konu üzerinde calışacağımızı belirleyecegiz.